Çünkü düşündüm durdum. Söze “çünkü” ile başlamak istemedim, zihnimdeki sözlüğü karıştırdım karıştırdım karıştırdım, aklımı bulandırdım. Bulamadım.
Çünkü ben hep sebeplere takıldım. Sonuçlara değil, sebeplere. Değişemeyecek olana. Sonuç dönüp duruyor ama algılanmaya çok da ihtiyacı yok. Sebep sabit. Algılarım açık olmasa dahi, sebep her zaman algılanmaya açık. Bekliyor bir köşede.
Tam bunları yazarken, tam da çünkünün geçmişe aidiyetini düşünürken, “Çünkü eksik olan sadece düşünürsen eksik, bilirsen eksik.” diye bir laf düştü aklıma. Onu düşündüm. Düşünüyordum, düşünmek ‘çünkü’ye itiyordu her defasında. Çünküler eksiklere. Eksiklikler kırgınlıklara ve kırgınlıklar kızgınlıklara. Her şey fidandan ağaca temposunda birbirine bağıntılıydı.
Sebepleri düşünmek tekrar tekrar kırıyordu insanı. Tekrar tekrar öfkelendiriyordu.
Bir saat önce odanın camında sigara içiyordum. Birden bire yabancılaştım her şeye. Olana, bitene, kendime. En çok da sebeplere.
Her şey ortasında yakaladığım bir filmin sahneleri gibiydi. Dışarıda insan sesleri, bölük pörçük, kesik kesik diyaloglar. Muhtemelen yaz ayıydı. İnsanların kapısı, camı çerçevesi açıktı. Sıcaklığı hissedemedim. İklimin dışına çıktım birden bire. Bulunduğum odanın ışığı yanmıyordu. Ben cama yaslanmış sigara içiyor, ellerime bakıyordum. Camda demir parmaklıklar vardı. Görüş alanımda olmayan bir yoldan araba geçiyordu, arabanın ilerleyişiyle etraftaki ağaç dalları, pencere parmaklıkları ve buna benzer cisimlerin gölgeleri sağda kalan duvara düşüyor, ışık yaklaştıkça gölgeler büyüyor, küçülüyor, dönüyordu. Dönen başım değildi. Sigaradan son nefesimi aldım, sigarayı iki parmağımla dışarı fırlattım. Sigara havada üç tur döndü, yere düştü, sesini duydum.
İçeri girdim. Mutfaktan bir takım sesler geliyordu. Su sesi, tencere sesi. Bir kadın tezgahın başında bir şeyler yapıyordu. Kadını tanıyordum ama bilemedim o an kim olduğunu. Git gide tuhaf olmaya başladığını farkedip kendime yönelttim zihnimi. Kendi kendime adımı sordum. Adımı söyledim usulca. Geçtim odanın birinde bir koltuğa oturdum. Ayaklarıma baktım. İsmim gerçekten söylediğim mi, yoksa ben o an öyle mi zannediyorum onu düşündüm. Bunu gerçekten düşündüm.
Ne zaman geçti hatırlamıyorum. Bunu en son yaşadığımda vücudumda hayli alkol vardı. Zaman kavramım yoktu, mekan, iklim, kimlik. Hiçbir şeyim yoktu. Ama bugün tertemizdi vücudum ve ben kendi kendime yabancılaşabiliyordum. Aklımı mı kaçırıyordum, yoksa aklım mı rahatsızlanmıştı? Korkmadım. Hiç korkmadım. Üzülmedim de. Görmezden gelmeye karar verdim. Görmezden gelirsem çabuk geçecek çünkü. Görmezden gelirsem, daha kolay olacak unuttuğumu zannetmek.
Boşlukta kadrajlar daha tembel. Ve en çok geniş alanda paslaşıyor duygular birbiriyle. Karışıyor. Takip edilemez bir hal alıyor.
Umursamamak benim iklimimde sadece sonuca işliyor. Başıma gelecek olanı umursamıyorum, başımdan geçeni evirip çeviriyorum.
Eksik bir şey ‘çünkü’.
Çünkü, eksik kalıyor her şey.
Yazarın kişisel blogu