Hıncal ismi hınç al, öç al anlamına geliyormuş. Garip bir tesadüf! Sabırsızca alınmaya çalışılan neyin öcü acaba?
Hıncal Uluç’un Defne Joy Foster’e yazdığı hangi çeşit hınç-al'dır?
Bir tarafta toplum düzeninin sağlanması için konulan tüm kurallar, ahlaki yargılar, geleneksel ve modern bakış açıları. Ve diğer tarafta ölüm. İşte bu iş o taraf bu taraf işi de değil. Çünkü ölümden sonrasında kurallara ve toplumsal değerlere yer yoktur. Burada hayatın koyduğu tüm kurallar geçersizdir. Konuşmak da gereksizdir. Eğer ki bir ucu bize dokunur ve konuşmak gereği duyuyorsak tarafsızca konuyu araştırmalı sonra konuşmalıyız. Peki burada. Daha otopsiyi bile beklemeden bir kadın, nasıl olursa olsun, yargıya maruz kalıyor. Ahlak bekçiliğini yapmak ne kolay işmiş yahu. Bu kadının bir eşi, bir çocuğu var. Namusu ve onuru var. Ve bir kadın bir erkek arkadaşının evine hiç mi gidemeyecek. Biz ne ile uğraşıyoruz? Ve bir de bu konu son zamanlarda çok konuşulan içkiye bağlanıyor ya. Sanki her şey bir oyun gibi. Bu aralar Neyzen Tevfik’i çok anıyorum. Hem de çok. http://www.neyzentevfik.org/
Neyzen’den bir Hamam Sefası
Bir gün Neyzen ile arkadaşı çaycı Hacı, İbrahim Pasa Hamamına gitmişlerdi. Keyif bu ya, hamamda âlem yapma arzusuna kapıldılar. Yani hamamda rakı içmek, birkaç gün ardı ardına demlenmek istediler. İki dost ufak bir damacanaya o devrin çok meşhur rakılarından olan ve Büyükada’daki manastırda bir papazin çektiği rakıdan-- ki o yıllarda buna "papazin düzü" derlerdi-- doldurttular. Bardak, kadeh, fincan alma lüzumunu görmediler. Hamam tasları ne güne duruyor? Rakıyı da kurnalardan birine döktüler, başına geçip taslarla içmeye başladılar. Neyzen çaldı, Hacı okudu. Hacı okudu, Neyzen çaldı. Böylece günü geçirdiler. Rakı tükenince getirttiler. Üçüncü gün peştamalları da attılar. Çırılçıplak, ney çalarak, okuyarak, şiir söyleyerek günü geçirdiler. Hamamın sıcaklığı da onları bol bol terletiyor ve bu yüzden içki tutmuyor, adamakıllı sarhoş olamıyorlardı. Ne yapmalı? Neyzen hemen kararını verdi, sırtına bir peştamal alarak sokağa fırladı. Direkler arasındaki Sokrat eczanesine koşarak büyük bir sise eter aldı. Hamama dönünce eteri, rakıyı kurnaya döktü. Başladılar içmeye. Taslar çoktan kurnanın dibinde, rakının içinde, kim çıkaracak? Esasen tasa ne hacet var, beygir gibi eğilip içmek dururken??? Eğilip lakır lakır içdiler. Bu cümbüş dört gün sürdü. Nasıl oluyorsa, iki kafadar Adem, Havva, Şeytan ve Cennet hakkında bir bahse, bir münakasaya giriyorlar. İki çıplak Adem in cennette nasıl gezdiğini, elbisesini, donu olup olmadığını konuşuyorlar. Ve nihayet Adem’inde cennette kendileri gibi çıplak yaşadığına hükmediyorlar. Madem ki Adem babamız çıplak gezerdi, onlar niçin gezmesin? "Gezerim, gezemezsin" derken Neyzen fırlayarak "Ben gezerim, iste Şehzadebaşı’na gidiyorum!" diyerek hamamın kapısından sokağa uğruyor. Neyzen’in çıkamayacağına inanan Hacı, belki dışarıda, soğuklukta gizlenmiştir düşüncesiyle Neyzen in peşinden -kontrol kaygısıyla- çıkıyor. Fakat Neyzen in sokağa çıktığını öğrenince, o da fırlıyor. Neyzen önde Hacı arkada, ikisi de çıplak, sakallar uzamış Şehzadebaşı’na kadar geliyorlar.
"Dinleyen her zerreye bir hitabım var benim
Kâinat isminde hiçten bir kitabim var benim.
Ya hitabımdan okusun ya kitabımdan beni,
Yazdığım efsânede on altı bâbim var benim!
Hey etimde müttefik magrible maşrik, veche yok,
Gayr-i mer i zerrede bin aftâbim var benim`"