
arıRehber Nisan: Tarihi Yarımada'da bir gün
Yoğun vize dönemi henüz tam anlamıyla bitmemiş ve sınavlar devam ediyor olsa da hem soluklanmak hem de kafa dağıtabilmek için arı24 olarak sizler için Tarihi Yarımada’da bir gününüzü nasıl geçirebileceğinize dair bir gezi rotası oluşturduk.
Rota başlasın: Yarımada'ya doğru yola çıkıyoruz
Tarihi Yarımada’nın o büyüleyici atmosferine adım atmak aslında çok kolay. Avrupa Yakası'ndan yola çıkıyorsanız, M2 metrosuyla Vezneciler durağına gelip iki dakikalık kısa bir yürüyüşle Laleli'den T1 tramvayına aktarma yapabilirsiniz; bu hat sizi doğrudan ilk durağımız olan Gülhane Parkı'na götürecek. Anadolu Yakası'ndan gelecekler içinse yolculuğu keyfe dönüştürmenin tam sırası! Eminönü vapuruna atlayıp Boğaz'ın o tazeleyen bahar havasını içinize çekerek karşıya geçebilir, ardından Eminönü'nden T1 tramvayıyla Gülhane’ye ulaşabilirsiniz. Tabii ufak bir hatırlatma yapmadan geçmeyelim: İstanbul’un nisan ayı sürprizlerle doludur; baharın ortasında olsak da serin rüzgarlara denk gelme ihtimaliniz yüksek. O yüzden kapıdan çıkmadan önce hava durumuna mutlaka göz atın deriz.
İlk durağımız: Gülhane Parkı
Rotamızın ilk durağı, içeri adım atar atmaz bizi yemyeşil bir dokuyla karşılayan Gülhane Parkı. Vaktiyle Topkapı Sarayı’nın has bahçelerinden biri olan ve adını güllerinden alan bu alanı, her gün 06.00-22.00 saatleri arasında ücretsiz gezebilirsiniz. Üstelik nisan ayı demek, İstanbul için lale demek! Emirgan Korusu ile birlikte Lale Festivali'nin en göz alıcı sahnelerinden birine ev sahipliği yapan Gülhane Parkı, bahar aylarında tam bir renk cümbüşü. Rengarenk lalelerin oluşturduğu o tablo gibi manzarayı kendi gözlerinizle görmeden parktan ayrılmamanızı öneririz.

İki imparatorluğun mirası: Ayasofya
Gülhane’den çıkıp rotamızı Tarihi Yarımada’nın en turistik ve köklü yapılarından biri olan Ayasofya’ya çeviriyoruz. Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından 532-537 yılları arasında bir kilise olarak inşa ettirilen bu eşsiz yapı, antik Roma’nın "bazilika" mimarisini günümüze taşıyor. Bu yapıya ait en ilginç bilgilerden biri de yapımında kendisinden çok daha eski tapınaklardan getirilen bazı sütun, kapı ve taşların kullanılmış olması; yani duvarlarında binlerce yıllık başka hikayeler de saklı! İsmi "Aya" (kutsal) ve "Sofya" (bilgelik) kelimelerinin birleşiminden gelen yapı, Hristiyan dininde Tanrı'nın 3 özelliğinden biri olarak kabul edilen "Kutsal Bilgelik" anlamını taşıyor. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülen, 1935’te ise Mustafa Kemal Atatürk’ün kararıyla müzeye çevrilen Ayasofya, 2020 yılından bu yana yeniden cami statüsünde. Günümüzde alt katı ibadethane, üst katı ise müze olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Her gün 09.00-19.30 saatleri arasında açık olan yapının ibadethane kısmını ücretsiz, müze kısmını ise belirli bir ücret karşılığında gezebilirsiniz. Bizden ufak bir tavsiye: Ayasofya'nın bahçesinde bulunan Bizans dönemine ait arkeolojik kalıntıları da ücretsiz bir şekilde incelemeyi unutmayın!
Tarihin nabzının attığı yer: Sultanahmet Meydanı
Tarihi Yarımada’ya gelip de o meşhur klasiği, Sultanahmet’i es geçmek olmaz. Osmanlı Padişahı I. Ahmet tarafından yaptırılan ve içini süsleyen büyüleyici mavi-yeşil çinileri ve mavi ağırlıklı kalem süslemeleri sayesinde Avrupalıların "Blue Mosque" olarak adlandırdığı bu camiyi, haftanın her günü 09.00-17.00 saatleri arasında ücretsiz gezebilirsiniz. Caminin hemen yanı başındaki Sultanahmet Meydanı ise kelimenin tam anlamıyla tarihin kalbinin attığı yer. Bizans döneminde "Hipodrom", Osmanlı’da ise "At Meydanı" olarak anılan bu meydan, yüzyıllar boyunca siyasi ve sosyal hayatın merkezi olmuş. Meydanda turlarken Dikilitaş ve Alman Çeşmesi gibi ikonik yapıların önünde harika fotoğraflar yakalayabilirsiniz. Üstelik burası sadece eski çağların değil, yakın tarihimizin de şahidi; Mondros mütarekesi sonrası işgallere karşı halkı uyandırmak için Halide Edip Adıvar ve dönemin aydınlarının sesleriyle yankılanan tarihi Sultanahmet Mitingleri de tam olarak bu meydanda yapılmıştı.

Yerin altındaki tarih: Yerebatan Sarnıcı
Yarımada'nın güneşli sokaklarından biraz uzaklaşıp serin ve mistik bir atmosfere geçiş yapıyoruz. Şimdiki durağımız I. Justinianus tarafından şehrin su ihtiyacını karşılamak için yaptırılan ve İstanbul'un fethinden sonra Sarayburnu civarına su dağıtan Yerebatan Sarnıcı. Günümüzde müze olarak hizmet veren bu yapı, sütunların arasındaki yansımalarıyla muazzam kareler sunuyor. Buranın en büyük gizemi ise şüphesiz Medusa heykelleri. Biri ters, diğeri yan duran ve yapıda bulunma amaçlarına dair hem tarihi hem de mitolojik birçok teori yatan bu taş başları mutlaka kendi gözlerinizle görmelisiniz. 09.00-18.30 saatleri arasında ziyarete açık olan bu büyüleyici sarnıcın öğrenci bilet fiyatları 90-150₺ arasında değişiyor. Yapı Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olmadığından içeri girerken Müzekart'ın geçersiz olduğunu da hemen ekleyelim.

Soluklanma vakti: Caferağa Medresesi
Buralara kadar gelip onca tarihi yapı gezdikten sonra ufak bir molayı sonuna kadar hak ettik. Sultanahmet’in meşhur kalabalığından sıyrılıp kafa dinlemek isteyenler için rotamızı hemen 5-7 dakika yürüme mesafesindeki Caferağa Medresesi'ne çeviriyoruz. Geleneksel Türk el sanatlarının sergilendiği tarihi bir avlunun içine gizlenmiş bu çay bahçesi, hem dingin atmosferiyle ruhunuzu dinlendirecek hem de bölgenin genel fiyatlarına kıyasla bütçenizi hiç yormayacak harika bir kaçış noktası.

Tarihin ve alışverişin kalbi: Kapalıçarşı
Molamız bittiyse rotamıza 13-14 dakikalık ufak bir yürüyüş mesafesindeki Kapalıçarşı ile devam ediyoruz. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da ekonomik refahı artırmak amacıyla 1455-1460 yılları arasında Bizans'tan kalma Cevahir Bedesteni’ne Sandal Bedesteni’ni ekletmesiyle temelleri atılan bu devasa yapı, yabancıların aşina olduğu "Grand Bazaar" halini Kanuni Sultan Süleyman’ın ahşap eklentileriyle almış. Burası sadece bir alışveriş noktası değil; 66 sokağı, hanları, çeşmeleri ve mektepleriyle üzeri kubbelerle kapatılmış adeta üzeri kubbelerle örtülmüş küçük bir şehir. Bu büyüleyici labirentin otantik havasını solumak isterseniz, pazar günleri hariç haftanın her günü 08.30 ile 19.00 saatleri arasında burayı ziyaret edebilirsiniz.

Final durağı: Ticaretin ve tarihin merkezi Eminönü
Kapalıçarşı’nın labirentinden Mahmutpaşa kapısını kullanarak çıkıyor ve yokuş aşağı yaklaşık 15 dakikalık keyifli bir yürüyüşle rotamızın son durağı olan Eminönü’ne ulaşıyoruz. Eminönü; Bizans ve Osmanlı dönemlerinde ithal edilen malların nakledilip saklanıldığı, denizcilerin ve tüccarların ticari faaliyetlerini gerçekleştirdiği ve onlara konaklama gibi hizmetlerin verildiği yoğun bir iş merkeziydi. Bu sebeple Osmanlı döneminde yapılmış olan çarşı ve hanların birçoğunu bu semtte görebilirsiniz. Eminönü deyince akla ilk gelen yerlerden biri ise şüphesiz Mısır Çarşısı. İnşasında Mısır’dan alınan vergilerin kullanıldığı ve ismini buradan aldığı rivayet edilen bu tarihi yapı, İstanbul’un en eski kapalı çarşılarından biri. İçeri adım atar atmaz sizi saran o taptaze baharat, şifalı bitki ve kavrulmuş kuruyemiş kokuları eşliğinde çarşıyı gezmek bu rotaya harika bir kapanış olacak. Haftanın her günü ziyarete açık olan çarşıyı 19.30'a kadar gezebilirsiniz.
Eminönü'nün olmazsa olmazlarından birisi de kesinlikle balık ekmek. Galata Köprüsü’nün hemen yanı başında sıralanmış olan balıkçı tekneleri adeta semtin sembolü haline gelmiş. Bu uzun gezinin sonunda Haliç’e karşı balık ekmek yemenin keyfinden mahrum kalmamanızı kesinlikle öneririz.

arıRehber'den şimdilik bu kadar, sonraki yazılarımız için takipte kalın!
